Hikayesi
Yer: Belgrad, Sırbistan
Katılanlar: Akın – Necati
Etkinlik Hikâyesi:
Uzun süre boyunca aynı cümle tekrarlandı:
“Birlikte yurt dışına çıkalım.”
Ama ne zaman konu açılsa, ya tarih uymadı ya planlar yarım kaldı. Bir noktadan sonra Akın ve Neco beklemeyi bıraktı.
“Madem kimse gelmiyor, biz gideriz.”
Ve böylece ikili, soğuk bir kış sabahına doğru Belgrad yolculuğuna çıktı. Aslında yolculuk daha havalanmadan başlamıştı. Gece uçuşu zaten uyumayı zorlaştırıyordu. Bir de uçağı kullanan pilotun iniş tarzı eklenince işler iyice ilginçleşti. İkili tam gözlerini birkaç dakikalığına dinlendirmeyi başarmışken, uçak Belgrad pistine öyle bir indi ki, ikisi de aynı anda gözlerini açtı.
Belgrad’a hoş geldiniz.
Daha havalimanından çıkalı on beş dakika olmamıştı ki ilk olay yaşandı. Yaşlı bir adam, Neco’ya anlaşılması mümkün olmayan bir dille çıkışmaya başladı. Sebebi ise son derece önemliydi:
Dubaların arasından yürümemiş olması.
Çıkış aynı yere gidiyordu. Ama belli ki bu konu bazı insanlar için oldukça kritikti. İkili henüz ülkeye adım atalı dakikalar olmuşken, işlerin normal gitmeyeceğini anlamıştı. Belgrad’da toplu taşımanın ücretsiz olduğunu öğrenmeleri küçük bir zafer gibiydi. Buldukları ilk otobüse atladılar ve şehir merkezine doğru hareket ettiler. Fakat yol boyunca fark ettikleri bir şey vardı. Tabelaların önemli bir kısmı “Çinceydi.” Ne internet vardı. Ne SIM kart. Ne de anlık konum. Google Maps sadece hafızaya güvenerek kullanılabiliyordu. Durum giderek daha ilginç hale geliyordu. Bir köprü gördüler.
Akın: “Burada inecektik galiba.”
Bu bilimsel açıklama yeterli bulundu. İndiler. Hava hâlâ karanlıktı. Şehir yeni yeni uyanıyordu. Bir süre yürüdükten sonra dar bir sokağa girdiler. Neco yolun ortasından yürüyordu.
Akın:”Lan kaldırıma gelsene.”
Neco ise kaldırımları gösterdi;”Burada biri bıçakla bu saate önümüze çıksa kaçacak yer yok.”
İşin komik tarafı, bu mantık Akın’a da mantıklı geldi. Birkaç saniye sonra o da yola indi. Ve sonra o yazıyı gördüler. Villa Forever. O an için bu sadece bir otel değildi. Bir güvenli bölgeydi. Yeni açılmış bir safehouse’tu. Fakat küçük bir sorun vardı. Otel onları henüz alamıyordu. Birkaç saat beklemeleri gerekiyordu. En azından çantaları bırakabildiler. O an bu bile büyük bir başarıydı. İlk sabah kahvaltısı Belgrad sokaklarında yapıldı. Önce garip ama lezzetli bir Balkan pizzası. Sonra tesadüfen girilen bir sandviççi. Sonradan öğrendiler ki, şehrin meşhur yerlerinden birine denk gelmişlerdi. Bazen plan yapmamak işe yarıyordu. SIM kart problemi çözüldükten sonra üzerlerinden büyük bir yük kalktı. Artık kaybolsalar bile en azından nerede kaybolduklarını biliyorlardı. Bu önemli bir gelişmeydi. Otele döndüler. Bir anlaşma yaptılar. İki üç saat uyuyacaklar, ilk uyanan diğerini kaldıracaktı. Plan işe yaradı. Ve o kısa uyku, bütün yolculuğun en değerli birkaç saati oldu. İlk gün Kalemegdan Kalesi ile geçti. Kiliseler, Tarihi sokaklar, Manzaralar. Ama yorgunluk ağır basıyordu. Akşam olmadan otele döndüler. Ve uyudular.
İkinci gün artık şehri çözmeye başlamışlardı. Kalemegdan’ın kalan kısmı. Askerî Müze. Sava Nehri. Sırp Tarih Müzesi. Ve tabii Knez Mihailova. Bir noktadan sonra hangi sokağın nereye çıktığını öğrenmişlerdi. Nerede yemek yenir, nerede yenmez biliyorlardı. Hatta kendilerine bir üs bile bulmuşlardı. Boutique. Yolculuğun geri kalanında neredeyse bütün yemeklerini burada yediler. Kalemegdan gezisi sırasında yaşanan olay ise ayrı bir hikâyeydi. Bir Sırp, onların Türk olduğunu fark etti. Sonra yüksek sesle bağırdı:
“BURASI SİZİN TARİHİNİZ!”
İkili ne olduğunu tam anlayamadı. Ama herhangi bir Balkan ülkesinde, herhangi bir yabancının size yüksek sesle tarih anlatmasının genellikle iyiye işaret olmadığını düşündüler. Bu yüzden oldukça kontrollü bir taktiksel geri çekilme gerçekleştirdiler.
Üçüncü gün adım sayacıyla savaş başladı. Skadarlija. Ulusal Müze. St. Sava Katedrali. Nikola Tesla Müzesi. Derken gün bitmişti. Her akşam aynı diyalog yaşanıyordu:
“Ayağım koptu.”
“Benim de.” Sonra ertesi gün tekrar yürümeye devam ediyorlardı.
Dördüncü gün ise ilham geldi. Normal insanlar müze gezer. Onlar internet kafe aradı. Merak etmişlerdi. “Sırbistan’da internet kafe nasıl acaba?” Bunu öğrenmenin tek yolu vardı. Gidip görmek. İki saat boyunca Counter Strike sesleri, Rusça küfürler ve “CYKA BLYAT” çığlıkları arasında oyun oynadılar. Bir yandan oyuna odaklanıyorlar. Bir yandan da etraflarındaki insanları izleyip gülüyorlardı. Belki de en beklenmedik ama en eğlenceli duraklardan biri buydu.
Beşinci gün veda günüydü. Son kez Knez Mihailova. Son kez şehir merkezinde dolaşmak. Son kez Hotel Moskva’da oturup tatlı yemek. Sırbistan güzel bir sürpriz olmuştu. Özellikle kur farkı sayesinde, yıllardır Avrupa’da hissedilmeyen bir duygu yaşanmıştı: Rahatlık. Ama son akşam yemeğinde hissedilen şey yemek değildi. Vedaydı.
Altıncı gün. Çantalar toplandı. Son kahvaltı yapıldı. Ve havalimanı yolculuğu başladı. Fakat Belgrad’ın son sürprizi henüz bitmemişti. Havalimanından gelen otobüsler, nedense aynı mantıkla geri dönmüyordu. Bu yüzden ikili kendilerini hiç planlamadıkları sokaklarda buldu. Bir ara otoyol kenarında yürüdüler. Bir ara gerçekten doğru yerde olup olmadıklarını sorguladılar. Ama sonunda… Başladıkları yere geri döndüler. Belgrad Havalimanı.
Ve son kez dönüp şehre baktılar. Bu tatilde büyük olaylar yaşanmamıştı. Kimse motorla dağa çıkmamıştı. Kimse bilardo masasında rezil olmamıştı. Kimse horultu yüzünden sürgün edilmemişti. Ama buna rağmen… Belki de en unutulmaz yolculuklardan biri olmuştu.Çünkü bazı şehirler, görülen yerleriyle değil… İki arkadaşın yıllar sonra bile anlatmaya devam ettiği hikâyeleriyle hatırlanır.