Hikayesi

📍 Yer: Eskişehir, Türkiye
👥 Katılanlar: Onur – Enes – Tuna- Yasin – Necati – Akın
🎮 Etkinlik Hikâyesi: 

Bu buluşma… diğerlerinden biraz farklıydı.
Daha kalabalık. Daha gürültülü. Daha “NinethyNine.”

Her şey Yasin’in Ankara davetiyle başladı.
Plan yapıldı. Gün belirlendi. Kim nereden nasıl gelecek konuşuldu. Ve sonra… bekleyiş.

Gün geldiğinde ilk hareket İstanbul’dan başladı.

Akın, Neco’yu evinden aldı.
İkili yola çıktı: İstanbul → İzmit → Gölcük. Gölcük’te bir durak vardı. Onur.

Askerdeydi. Ama kısa süreliğine ekibe katıldı. Üçlü tamamlandı. Ve yol… başladı.

Yol uzun ama keyifliydi. Bir yanda müzik, bir yanda sohbet. Bir noktadan sonra kimse “ne zaman varırız” diye sormuyordu. Çünkü önemli olan varmak değil… o anın kendisiydi. Ve o anlardan biri:

Neco’nun eline aldığı şarap şişesiyle yaptığı “sarhoş taklidi.”

Fon müziği hazırdı:
“Adalar sahilinde bekliyorum…”

O taklitten sonra ekip gülüp gülüp o şarkıyı söylemeye başladı. 

Akşam saatlerinde Ankara’ya vardıklarında onları bekleyen başka bir üçlü vardı. Yasin-Enes-Tuna. Artık altı kişiydiler.

“Hazır dışarıdayız, yemek de dışarıda olsun.”

Karar verildi. Arabaya atlanıldı. Ve ekip, Ankara’da orta halli bir dönercide buluştu. Selamlaşmalar… Sarılmalar… Ve çok geçmeden:

“Ne yiyeceksiniz?”

Herkes siparişini verdi.

Ama Neco’nun gözü başka bir şeydeydi:

“Pilavlı 500 gram tavuk döner.”

Garson:
“O 500 gramlık.  Pilav üstü tavuk istiyorsanız bu.”

Neco:
“Tamam, ama ben 500’lük istiyorum.”

Garson:
“Yani pilav üstü tavuk.”

Neco:
“Evet ama ben 500’lük  istiyorum.”

Kısa bir sessizlik. Garson, içinde çözülemeyen sorularla siparişi aldı. Yemek geldi. Ve Neco gerçekten… 500 gram döneri yedi. Enes izliyordu. Şaşkın. Onur açıklama yaptı:
“Bu onun için normal.”

O an… gözler biraz daha büyüdü. Masada gülüşmeler başladı. Yemekten sonra eve geçildi. Yarım kalan sohbetler tamamlandı. Ama zaten ortamdaki samimiyet, ilk dakikadan belliydi. Kahkaha eksik olmadı.

Gece geldi. Herkes uyudu. Herkes… Şey belki de herkes değil… Şey hariç: Akın.

Neco’nun horultusu. Onur’un uykudaki sesleri. Gece boyunca iki farklı “ses efekti.”  Sabah: Akın’ın gözleri kan çanağı.

Ertesi gün erken başladı. Ekip arabaya doluştu. Ve kahvaltıya gidildi. Sıcak bir fırın-kafe. Çay, börek, poğaça… Ama asıl olay masadaydı. Kahkahalar.
Sohbetler. Orası artık sadece bir kafe değildi. Kendi alanlarıydı.

Sonra… Günün en ciddi kısmı. Anıtkabir. Aslanlı yol. Sessizlik. Müze. Anılar. Ve kabir. Kimse konuşmuyordu. Ama herkes aynı şeyi hissediyordu. Ziyaret bittiğinde… Geldikleri gibi sessiz ve saygılı ayrıldılar.

Sonraki durak: AnkaMall. Biraz dolaşma. Biraz milkshake. Ama herkes biliyordu… Asıl durak hâlâ gelmemişti. “ASPAVA”… “Gelmişken uğramadan olmaz.” Ve olmadı. Yemeklerden bağımsız:

11 tabak çiğ köfte.
13 tabak patates.

Ekip… doluydu. Gerçekten doluydu. “Biraz yürüyelim.” Yürüdüler. Hedef: Bilardo salonu.

Oyun başladı. Her şey normaldi… Ta ki Tuna sahneye çıkana kadar. Yan masada kızlar vardı. Ve Tuna’nın bir planı vardı:

“Biraz hava atayım.”

Sonuç? Kendi topunu üst üste 4-5 kez deliğe soktu. Salon sessizleşmedi. Ama ekip… Koptu. Gece eve dönüldü. Ve kritik bir karar alındı: Neco… sürgün. Horultu yüzünden sofaya gönderildi.

Son gün. Kimse kalkmak istemiyordu. Çünkü herkes biliyordu: Bu an… bitmek üzere. Ama kalktılar. Kahvaltı yapıldı. Ve son bir durak:

“Behzat Ç”nin çekildiği Teras Kafe.

Derken zaman geldi. İlk ayrılık. Gelen üçlü bu defa dönüş için yola çıktı. Sonra Yasin, Enes ve Tuna’yı otogara bıraktı. Dönüş yolu daha sessizdi. Ama boş değildi. Onur Gölcük’te indi. Akın ve Neco İstanbul’a devam etti. Yorgundular. Ama düşündükleri şey yorgunluk değildi.

Gülüşmeler… Kahkahalar… Anlar…

Bu, NinethyNine’ın en kalabalık buluşmasıydı.

Ama asıl önemli olan sayı değildi.

O kalabalığın içinde… herkesin kendini ait hissetmesiydi.

Scroll to Top